Geldiği Gibi Kalanlara Hasret Kaldık

Bu Geldiği Gibi Kalanlara Hasret Kaldık yazısı; değişmenin erdem, kalmanın ise kusur sayıldığı bir çağda, geldiği gibi kalabilen az insanın hatırına yazıldı. Maskelerin karakterden, çıkarın vefadan, hızın sadakatten önde tutulduğu bir düzende; sözünü eğip bükmeyenlere, duruşunu kalabalıklara satmayanlara bir selamdır.

Geldiği Gibi Kalanlara Hasret Kaldık
Geldiği Gibi Kalanlara Hasret Kaldık

Geldiği Gibi Kalanlara Hasret Kaldık

Bir zamanlar insanlar vardı; geldikleri gibi kalanlar. Maskesiz, hesapsız, menfaatsiz… Kapıdan girerken neyseler, odadan çıkarken de oydu. Sesleri değişmezdi rüzgâra göre, yüzleri dönmezdi ışığın yönüne. Şimdi ise aynı cümleyi kurarken bile tonumuzu ayarlıyoruz; kim duysun, kim görsün, kim kızsın diye. Geldiği gibi kalanlara hasret kaldık. Çünkü gidenlerin ardında değil, kalanların değişen yüzlerinde kaybettik kendimizi.

Eskiden sözün bir ağırlığı vardı. Cümle kurarken tartılırdı, tartılırken de vicdanla ölçülürdü. Şimdi söz, hızla tüketilen bir ambalaj; içi boşaldıkça parlatılıyor. Herkes konuşuyor ama kimse söylemiyor. Herkes biliyor ama kimse bilmiyor. Kalmak, sabır istiyor; sabır ise artık pahalı bir erdem. Ucuza satılan sadakatten kimse uzun vadeli bir gelecek kuramaz.

Geldiği gibi kalmak cesaret ister. Çünkü kalmak, aynada kendinle yüzleşmektir. Değişmek değil, bozulmamak meselesidir bu. Zamanın kirine bulaşmadan yürüyebilmektir. Oysa çağ, değişmeyeni ayıplıyor; kök salanı küçümsüyor. Rüzgar nereye eserse oraya savrulanları “uyumlu”, duranı “inatçı” ilan ediyor. Halbuki inat değil bu; omurgadır.

İnsanlar artık geldikleri gibi kalmıyor; kaldıkları gibi geliyor. Bir yere tutunmak için eğilip bükülüyor, bir masada kalmak için karakterini sandalyenin altına bırakıyor. Sonra kalkarken boş bir yerden doğruluyor. Ne omuzları aynı, ne bakışı. Hasret kaldık; çünkü sadelik gürültüye yenildi.

Bir dostluk vardı mesela. Çay soğusa da muhabbet ısınırdı. Şimdi çay sıcak ama kalpler soğuk. Mesajlar uzun, niyetler kısa. “Her zaman buradayım” diyenler, en çok kaybolanlar. “Ne olursa olsun” diyenlerin cümlesi, ilk rüzgarda yarım kalıyor. Çünkü olmak kolay, durmak zor. Durmak emek ister; emek ise alkış almaz.

Geldiği gibi kalanlar, kalabalıkların değil, yalnızlığın insanlarıdır. Onlar bilir ki doğru duruş çoğu zaman tek kişiliktir. Yalnız kalmayı göze alamayan, kendisiyle kalamaz. Kendisiyle kalamayan ise başkalarına benzeyerek çoğalır. Ama benzemek çoğalmak değildir; silinmektir.

Bir bakışın vardı eskiden; söz söylemeden anlatırdı. Şimdi bin kelimeyle gizleniyor hakikat. Gözler, ekranların yansımasına teslim oldu. Duygular filtreli, tepkiler ayarlı. Kalbin ritmi bile algoritmaya bağlandı. Geldiği gibi kalanlar, bu yüzden yabancı. Çünkü onlar hala kalbin doğal ritminde yaşıyor.

Ne çok “ilkelerim var” diyen gördük; ilk virajda satılan. Ne çok “asla” duyan kulaklar; ilk çıkar durağında bozulan. İlkeler, duvara asılan süs değildir; yolda taşınan yüklerdir. Yük ağırdır; taşıyan azalır. Hasret kaldık işte bu yüzden: yük taşımayı seçenlere.

Bir zamanlar söz, sözü tutardı. Şimdi söz, sözü oyalıyor. Ertelemenin adı strateji, vazgeçmenin adı vizyon oldu. Kırılan kalpler “yan etki”, dökülen değerler “doğal süreç”. Dil değişti, anlam kaydı. Geldiği gibi kalanlar, bu yeni sözlüğe yabancı kaldı.

Kimi insanlar vardır; sen değiştikçe sana uzaklaşır. Kimi insanlar da vardır; sen bozuldukça sana yaklaşır. Birinciler azaldı, ikinciler çoğaldı. Çünkü bozulmak bulaşıcı; sağlam kalmak ise yalnız bir mücadele. Sağlam kalanın omzuna yük biner, bozulana alkış.

Bir vefa vardı; kapıyı kilitlemezdi. Şimdi kapılar kilitli, kalpler daha kilitli. Vefayı konuşuyoruz ama tanımıyoruz. Adını biliyoruz, yüzünü değil. Geldiği gibi kalanlar, vefayı ezberden değil, yaşayarak bilenlerdi.

Herkes haklı olmak istiyor, kimse adil olmak istemiyor. Haklılık bağırıyor, adalet susuyor. Oysa susan, en çok şey söyleyendir. Geldiği gibi kalanlar, susmayı bilenlerdi; susarken bile duruşundan ödün vermeyenler.

Bir selam vardı; yük olurdu omuza. Şimdi selam hafif; rüzgâr alıp götürüyor. Göz göze gelmek zor, yüz yüze kalmak daha zor. Kalmak, yüzleşmek demektir. Yüzleşemeyen kaçmayı seçer. Kaçışa hız, kalışa bedel biçen bir çağdayız.

Geldiği gibi kalanlar, sözünü eğip bükmezdi. Eğip bükülen söz, sahibini de büker çünkü. Doğru söz, dik durur; dikelten de doğruluktur. Eğilenler çoğaldı, doğrular azaldı. Bu yüzden her yer kalabalık ama her yer eksik.

Bir dostu kaybetmek acıdır; bir dostun değişmesini izlemek daha acı. Çünkü kayıp nettir, değişim belirsiz. Dün güvendiğine bugün mesafe koymak, insanın içini eskiten bir iştir. Hasret kaldık; çünkü tanıdık yüzlerde yabancılık gördük.

Zaman ilerledi, insanlar hızlandı. Hızlananlar yüzeyde kaldı. Derine inmek cesaret ister; derinlik karanlıkla tanışmaktır. Geldiği gibi kalanlar, karanlıktan korkmazdı. Çünkü ışığı dışarıda değil, içeride taşırdı.

Bir söz vardı: “Ben buradayım.” Şimdi “online” var. Orada olmakla burada olmak arasındaki fark, niyet kadar mesafe. Geldiği gibi kalanlar, bulunduğu yere ağırlık katanlardı. Şimdi herkes geçici; her şey kiralık.

Değerler vitrinde, vicdan depoda. Vitrin ışıklı, depo karanlık. Işığa koşanlar, depoyu unuttu. Geldiği gibi kalanlar, depoya inmekten çekinmezdi. Çünkü bilirlerdi ki asıl olan, görünmeyendir.

Bir hatıra vardı; saklanırdı. Şimdi paylaşılıyor. Mahremiyet, beğeniye kurban. Kalmak, saklamayı bilmektir. Her şeyi açan, kendini kapatır. Geldiği gibi kalanlar, saklamanın da bir erdem olduğunu bilirdi.

Herkes “ben buyum” diyor; ama her ortamda başka biri. Bu bir yetenek değil, bir yorgunluk. İnsan kendini çoğalttıkça tükenir. Hasret kaldık; çünkü kendini tek parça taşıyanlar azaldı.

Geldiği gibi kalanlar, alkış beklemezdi. Çünkü doğru olanın alkışa ihtiyacı yoktur. Alkış arayan, yönünü kaybeder. Yönünü kaybeden, rüzgara teslim olur. Teslim olan, kalamaz.

Bir umut vardı; beklerdi. Şimdi umut aceleci. Sabırsız umut, yarım kalır. Kalmak, beklemeyi bilmektir. Bekleyemeyen, vazgeçer. Vazgeçen, ilk fırtınada savrulur.

İnsanlar değişti demiyoruz; insanlar değişmeyi seçti. Çünkü değişmek kolay, kalmak zor. Zor olan, kıymetlidir. Kıymetli olan, nadirdir. Hasret kaldık; çünkü nadir olan her şey gibi geldikleri gibi kalanlar da azaldı.

Belki de mesele, gidenler değil. Belki de mesele, kalanların artık aynı kalmaması. Bir şeyler eksildi bizden; belki sabır, belki vefa, belki utanma. Ama en çok da duruş.

Geldiği gibi kalanlara hasret kaldık. Çünkü onlar, dünyanın hızına rağmen yavaşlamayı bilenlerdi. Gürültüde sükünet, kalabalıkta yalnızlık taşıyanlardı. Bir gün geri gelirler mi bilinmez. Ama bildiğimiz bir şey var: Geldiği gibi kalanlar, hep geç fark edilir. Çünkü onlar, bağırmaz; var olur.